KİMLERDENMİŞ?

Bu blog, iki yakın arkadaşın ortaklığı ile seneler önce oluşturuldu, ancak evlilikler, doğumlar, ayrılıklar, yeni deneyimler derken, farklı bir yöne evrildi. Sonra da dendi ki, "ya biz bunu da denemişiz". O zaman neden insanlarla da paylaşmayalım? Her işte parmağı olan iki dostun yorumlarını, paylaşımlarını okuyacaksınız. Bi bakmadan geçmeyin :)

PAYLAŞALIM MI?

Vay Başıma Gelenler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Vay Başıma Gelenler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

05 Eylül, 2019

UZAMAYAN SAÇLAR, DENEMELER. UZATANI BULDUM MERAK ETMEYİN, YAZININ SONUNDA :)


     Upuzun saçlarını benim gibi kısacık kestirip sonra da pişman olan kadınların dünyası değil mi ya burası? Bir yanda da upuzun sağlıklı saçlarını savura savura dolaşanlar, Instagram' da saçları belinde olan muhteşem kadınlar, her yerde saç uzatma kürleri, bilmem kaç yüz tane saç uzattığı iddia edilen ürün...

     Bir kişi kaç farklı saç ürünü deneyebilir yahu? Hem maddi bir yük, hem de zaman mı yeter bunların hepsini denemeye :/ Bari dedim ben denediklerimi ve İŞE YARAYANI paylaşayım da, bir gariban kısa saç mağduru daha benim gibi bu çetrefilli yollarda telef olmasın.

     Öncelikle en merak edilenden ve denediklerim arasında en maliyetli olandan başlıyorum arkadaşlar.

DAX SUPERGRO

     Dax supergro, Gratislerde indirim dönemlerinde ortalama 50 TL gibi bir fiyata satılıyor. Büyük boy bir kutusu olduğu için çok uzun süre gidiyor. İçinde bir çok yağ ihtiva ettiği, bunların saç derisinden emilerek saçın uzamasında yardımcı olduğu söyleniyor. 3 ay boyunca haftada 3 gün (gün aşırı) kullandım. Saç diplerine çok çok az, parmak uçlarınızla sürüp 2-3 saat bekletmeniz lazım. Saçtan arındırmak ciddi sorun, saçı ıslatmadan şampuanı kafanıza boca edip 2-3 defa yıkadığınızda ancak çıkıyor. Ya da belki bir miktar kalması gerekiyordur uzatması için, bilemedim. Çalıştığım için işe yağlı saçlarla gitmeyi göze alamadım ben. Saçı besliyor mu, besliyor, ama uzatıyor mu? Ben 3 aylık haftada 3 günlük kullanımdan hiçbir fada görmedim, normalde uzama hızı neyse aynı hızda uzadı saçlarım. 


REVOX AT KUYRUĞU ŞAMPUANI

     Revox at kuyruğu şampuanını yaklaşık 6 aydır kullanıyorum. Bu da içeriğinde saçı uzatan yağlar ihtiva eden bir şampuan, hatta o kadar ki, saçı yıkartken vücuda fazla değdirmemek gerektiğini, tüylenme yapabileceğini söylüyorlar. Baş aşağı yıkanabilenler eqlesin :/ Neyse, konumuza dönecek olursak, kokusu inanılmaz güzel, saçı inanılmaz güzel temizliyor ve bende elektriklenmeye son verdi. Uzatmada yine pek etkisini göremedim.


     Saç uzatmada dış etkenler olduğu kadar, beslenmenin de etkili olduğu söylenir. Bunları kullanırken bol bol çiğ fındık, badem, ceviz ve antep fıstığı tükettim. Bunları yemeseydim sanırım saçsın kalacakmışım, tövbe estafurullah saçlarım tepemde Cetric gibi kaldı böyle, kendime inanamadığım günler oldu :/

     Youtube kanallarını izleyip kafama soğan suyu boca ettim. Onun fotoğrafını koymuyorum, tiksinirsiniz:)

     Son olarak, bir takım forumlarda, bloglarda HİNT YAĞI nı duydum. Kaşlarım küsmüştü, kaş için kullanımında boşlukları doldurduğunu yazmışlardı. Arifoğlu soğuk sıkım yöntemi ile elde edilen hint yağını alıverdim, 15 TL gibi bir ücret ödedim. Damlalıklı, koşa şişe, kaşına sür, saçına sür. İlk kullanımı tamamen "olmaz yeaaa gene işe yaramaz" düşüncesiyle saç derime özensizce damlatıp, elimde kalanları da kaşlarıma sürerek yaptım. Yarım saat beklettim, sonra yıkandım.


OLDU sonunda oldu bimbambom :) Yahu bir kullanımda böyle bir etki eden yağ, 10 kullanımda rapunzele dönüştürür insanı. O kadar para saçmaya ne gerek varmış, kozmetik sektörü bizi baya bildiğin hayal kırıklığına uğratmak üzerine mi kurulmuş bilemiyorum ama, 15 tl lik bir şişe yağ, kaşlarımı birkaç gün içerisinde çıkmayan yerlerden bile fışkırttı, saçlarımın uzama hızını 2 katına çıkarttı.

     Demem o ki, denemeye sondan başlayın, deneme sıranızda Hint yağını ilk seçeneklere koyun.

     Iyyyy reklam gibi oldu, kendimden utandım. Reklam falan değil, sponsor yok, denediğim için marka verdim, diğer markaların yağlarının da aynı etkiyi göstereceğine şüphem yok :)
Read More




03 Eylül, 2019

OKULUN İLK GÜNÜ MÜ ZOR, ANNELİĞİN İLK GÜNÜ MÜ:/

      Ölümüne kapışacak bir versus, sanırım bir çok anne bir kucağına o küçük canı aldığında bu kadar ne yapacağını şaşırıyor, bir de okulun ilk gününde :/

      Malum, okullar 2019-2020 eğitim öğretim yılı 9 Eylül Pazartesi günü başlıyor. Anaokulları ve 1. sınıflar bu hafta birkaç gün oryantasyon için çağırdılar aileler ve çocuklarını. Bunlardan nasibini alanlardan biri de bizdik. Ben aslında, 2 yaşından beri süregelen bir kreş maceramız olduğundan, sülalem raad bir şekilde gittim oryantasyon saatine. Dedim ki "ulen, biz bunları aştık, 6 ay kreşe girerken kıyametleri kopardık, kendimizi yerlere attık, birimiz kreşte birimiz işyerinde kızarana morarana kadar ağladık, bu gün en kötü ne olabilir ki?"

     Hayır dostlarım, bir yerde okula gitmeyeceğim krizine girilecekse, morarana kadar ağlanacaksa, okul ve ayrılık yagıları yaşanacaksa elbette ki onu da en iyi biz yaşarız :/

      Daha sınıfa alınmalarını takriben 10. dakikada üzerime doğru kaygılı bir şekilde yürüyen rehber öğretmeni gördüğümde hiç üstüme alınmamıştım, ne yalan söyleyeyim. "Değildir değildir, benimki oynuyor şimdi, acaba hangi acılı anayı vuracak piyango şimdi du bakalı" diyerek üstümdeki kaygıyı dağıtmıştım. Ama sevgili rehber öğretmenimiz ellerini iki yana açarak "sakinleştiremiyoruz" dedi 'na böyle  \\o//  İçimden çığlık attım.

     Neticede, 2 saatlik oryantasyon zamanını, çocuğumla el ele kol kola, sanki bin yıldır görüşmemişiz gibi öpüşe koklaşa, birbirimize methiyeler düze düze, garip bakışlar altında sınıfın önündeki popomun yarısını zor sığdırdığım çocuk sandalyelerinde tamamladık. 

      Sonra eve geldim, üzerine biraz düşündüm. Kendimi çocuğumun yaşlarındayken okula gittiğimde nasıl hissettiğimi hatırlamaya adadım da denilebilir tabi.

      Hissettiğim şeyi tarif etmem gerekirse, saf korku diyebilirim neredeyse. Karmaşa, ne yapacağımı bileyemeyişlerim, annemi babamı özlemem, eve gitmek istediğim halde gidemediğim için hapis edilmişim duygusu. Şu anda yaşanandan tek fark, okulların fiziki olarak daha güzel oluşu (en azından özellerin) öğretmenlerin çocukların psikolojisine daha özenli davranmaları. Bizim zamanımızda ağlarken, öğretmen gözlerini belerterek "çocuuum ağlayıp sinirimi bozuyorsun" demişti bana hiç unutmuyorum. Halbuki sadece babamı özlemiştim ben. 

Peki, okula yeni başlayan çocuklarımıza nasıl davranmalıyız? Bunu hem sütten ağzı yanan bir anne olarak, hem de çocuklarla uzun yıllar çalışan bir meslek elemanı olarak yazacağım.

PÜF NOKTA, kaygımızı çocuklarımıza hissettirmemek. Çünkü anne ve babasını dünyadaki en güvenilir insanlar olarak gören çocuk, anne ve babaya baktığında yüzlerinde kaygı görüyorsa, ses tonlarında kaygıyı algılıyorsa, otomatik olarak kötü bir durumda olduğunu ve annesinin/ babasının bile kendisine yardım edecek güçte olmadığını düşünmeye başlıyor. Özetle annem/babam bile  korkuyorsa başıma neler gelecek kimbilir :o

Mutlaka ama mutlaka çocuğa okul hakkındaki hsilerini anlattırıp, yargılamadan, anlamaya çalışarak kaygısını azaltma yoluna gitmeli.Okula neden gitmek zorunda olduğu açıklanmalı, mutlaka okuldan her akşam saat kaçta alınacağı bilgisi verilmeli, özlemenin normal bir duygu olduğu ve akşamları özlem gidermenin hem normal hem çok güzel olduğu vurgulanmalı. (anneler babalar işe/ çocuklar okula/ akşam hepsi eve :)

Çocuğu ağlarken okula fırlatıp çıkmamak önemli. Bunu kreşlerde maalesef yapamıyorsunuz, çünkü ne öğretmenlerin vakti var, ne çalışan ebeveynlerin. Ama ağlarken çocukta şöyle bir ruh hali oluşuyor, annem/babam beni ağlarken bırakıp gitti, terk etti, çocuğun siz gittikten sonra sakinleşmesi mutlu olmasından değil, kaale alınmamasından genellikle. O yüzden ne yapın ne edin, çocuğunuzu sakinleştirin. Ama kıvam önemli, izin isteyerek (annecim gidebilir miyim?) değil, bilgi vererek (ben şimdi gidiyorum ve akşam seni almaya geleceğim, iyi eğlenceler) ayrılmak uygun olacaktır.

Çocuğunuzu bir şekilde okula bırakmayı başardıysanız, akşam aldıktan sonra özenle vakit geçirmek çok önemli. Okulda öğrendiklerini, vaktini nasıl geçirdiğini anlattırarak, okul sevgisini pekiştirmeye başlayabiliriz. (sevmeye başladıysa tabi:/)

Teoride çok kolay görünen bu anlattıklarım, uygularken pek kolay olmayacak. Ben kreşin önünde yarım saatlik ağlama krizini dindirmeye ve bir yandan da öğretmenlerin çocuğu benden kopararak içeri sokmasını engellemeye çalışırken, hiç eğlenmiyordum, son derece umutsuzdum ve içeri güle oynaya giren çocuklara gıpta ile bakıyordum mesela. (çocuklarımızı kıyaslamıyoruz, sözü gelmişken, bak o ağlamadan girdi, hadi sen de gir demiyoruz, çünkü bizim çocuğumuz o, başkası değil) 6 ay aralıksız sürdü bu krizler, 6. aydan sonra ara ara olmaya devam etti (uzun tatil dönüşlerinde) ve sonunda güle oynaya okuluna giden beni öpüp içeri giren çocuğuma kavuşmuştum. Sonra ne oldu, ilkokul başladı :/

Şimdi aynı süreçlerden yeniden geçiyoruz, farklı okul, farklı sınıf, farklı öğretmenler... Belki farklı bir süreç yaşayacağız, belki daha uzun sürecek, belki daha acılı olacak.

Yarın 2. oryantasyon günü ve şu anda evde mutlu mesut oyun oynayan çocuğun içinden ne tür bir şeytan çıkacak, ben de bilmiyorum.

Halbuki çok da havalı girmiştim okula ya, peh :/ Öyle havalı havalı da anlattım ama, biz bizeyiz şurda, ortamlarda "benim çocukta bu teknikleri uyguladım allah sizi inandırsın hemen alıştı, hiç üzmedi beni"
derim, kim bilecek :)




Read More




29 Ağustos, 2019

ANNELİĞE HOŞGELDİN: BEBEK BAKIM SORUNLARINA MUCİZE ÇÖZÜMLER!

     Her şey o çift çizgiyi görmekle başlıyor, elinde bir gebelik testi, oturup bekliyorsun bundan sonraki hayatının nasıl olacağını gösterecek olan işareti.

     Nasıl olabilir ki, el kadar bebek, karnını doyur, altını temizle, sevgi göster, bitti gitti diye düşünüyorsun belki (belli ki hiç küçük bebeği olan birinin yanında zaman geçirmedin), belki de her şeyi bildiğin halde o meşakatli yola adım atacak cesareti buluyorsun kendinde (hormonlar :/) sebep her ne olursa olsun, 9 aylık bazen zor, bazen muhteşem olan o sürecin sonuna geldiğinde, kucağına parmakları seninkinin onda biri bile olmayan bir veledi bırakıveriyorlar hastane odasında (tarlada doğuran cefakar analarımızdan değilsen tabii:)

     İlk saatler nispeten kolay, doğanın mola verebilmen için sana bir armağanı. ne olursa olsun, ister sezaryen ister doğal vajinal doğum, hepsi yıpratıcı çünkü. annenin kendisini toparlayabilmesi ve bebeğin dünyaya adapte olmaya başlayabilmesi için kısa bir mola. bebek sürekli uyuyor :) hemşireler gidip gelip "bebeği emzir" talimatı veriyorlar. "emzirmek ne kadar zor olabilir ki ya?" Çok çok zor olabilir. Çünkü herkes bir yandan memeyi çekiştirip bebenin ağzına tıkmaya çalışıyor, bir yandan da el kadar bebe memeyi nasıl tutacağını bilemediğinden bırakıp duruyor. Hemşire "kafasını şöyle tut" diyor, anneler "memeni tutmazsan hava yolu kapanır" diyor, o kargaşada hiç tanımadığın ama aslında hep tanıyormuş gibi hissettiğin o küçük canavarın karnını doyurabılmek için çırpınıp duruyorsun. (Burada küçücük minnacık bir tavsiye: Emzirmek de son derece bireysel bir şeydir. Anne ile bebek arasında kurulan bir bağdır, ve her annenin emzirmesi, her bebeğin emme ritüeli kendisine özgüdür. Kimisi yan yatarak, kimisi oturup bebeği rahat edeceği posizyonda tutarak emzirir, bebeği izlemek, o an içten nasıl geliyorsa öyle devam etmek önemlidir, dikkat etmeniz gereken tek şey, bebeğin hava yolunun kapanmaması, bu kadar. O bebek elbet memeyi tutmayı öğrenecek, kaos ortamı oluşturmaya gerçekten gerek yok. Ben 1 saat debelenmeden sonra, odadaki herkesten dışarı çıkmalarını rica edince, beş dakika içerisinde oğlumu emzirmeye başlayabilmiştim.)

     Bebeği alıp eve geldikten sonra, çok üzülerek söylüyorum ki, 3 yıllık bitmeyecek gibi görünen bir maraton başlıyor. İlk haftalarda bebek uyusa da, saatte bir, iki saatte bir emzirme maratonu, kurulan saat alarmları, emzirirken uyuyakalan taze anneler, "doğur biz sana mutlaka destek oluruz" diye tutturan ama bebek doğduktan sonra ilk ağlamada "senin kokunu istiyor al bebeni" diyen anneler, eşler ve bilimum akrabalar... Patlamaya hazır bir bomba olan anne, uykusuzluk ve kaygı yumağının arasında uzaktan sinsi sinsi gülümseyen lohusa depresyonu...

     Şansıma, hamilelik sürecinde Tracy Hogg "Bebek bakım sorunlarına mucize çözümler" ile tanışmıştım. Elimizde bir bebek, örnek olmadan kitabı yaladım yuttum zannediyoruz, öyle değil. Bebek doğmadan önce bir defa okumak, bebek doğduktan sonra da bir defa okumak lazım sanırım. Çünkü bebek tipleri var, melek bebek anneleri, size bu konuda çok kırgınım :/

     Tracy Hogg, öncelike bebeğin güven hissini almasının çok önemli olduğunu açıklayan güzide bir bebek hemşiremiz. Bu sebeple, bebek doğduktan sonra bir süre, karnı acıktığında hemen doyurulması, ağladığında hemen sakinleştirilmesi, diğer fiziki ihtiyaçlarının acele bir şekilde karşılanması gerektiğini söylüyor. Kitap, burada ayrıntılı açıklayamayacağım kadar karmaşık. Bu sebeple sisteme oturtulmuş. Benim bu kitaptan en çok yararlandığım konu, uyku eğitimi oldu.

     Oğlumu hiç ayağımda sallamadım, doğduktan sonraki 6 ay ile bir yıl arasında en fazla 1.5-2 saatlik aralıklarla uyanık kalmasına izin verdim, (uyanık geçirdiği saatlere doyurma, banyo ve etkinlik dahil), yanık saatler bittikten sonra hemen uyku ritüeli/sakin bir ortama kaçma alışkanlığı geliştirdim, annelerin "çocuk bu kadar uyutulmaz ki, şimdi uyursa gece uyumaz ki" serzenişlerine kulak tıkayıp canımız Tracy Hogg ablamızın sözlerini dinledim. Kendisi der ki, "bebek uykusu gelmeye başladığında size bir sinyal çakar gadın analarımız, o sinyali kaçırırsanız, sıçtınız, çünkü bebişkonuz artık fazla uyarılmaya başladı ve acilen yatağa gitmezseniz birazdan canınıza okumaya başlayacak!" 

     Çok özet mi geçtim? Bence hayır. Çünkü bebek yetiştirmede ilk iki yıl, sıçramalardan oluşuyor. Bebek her şeyi siyah beyaz ve bulanık görürken, bir anlık sıçrama (beyindeki sinir bağlantılaırnın oluşmasının tamamlanması) ile artık görebilmeye başlıyor ve hiç tanımadığı, sadece seslerden oluşan dünyaya farklı bir temasta bulunuyor, bebek kaygılanıyor, ağlıyor, eğer uyuması sağlanmazsa aşırı uyarılıyor, çıldırmış gibi ağlamaya başlıyor, o noktaya geldikten sonra uyutulması için fazla geç kalınmış oluyor, işte tam o noktada anne ağlamaya başlıyor, sonra evdeki herkes ağlamaya başlıyor :/ Annelere kıymayın...

     Ne diyorduk, Tracy Hogg' un tekniği, internette çeşitli kaynaklarda bulunabilir, kitabı edinilip ayrıntılı bir şekilde öğrenilebilir (ki bence bu seçenek daha iyi) benim amacım, tekniği bütün yönleriyle açıklamak değil, araştırıp, okuyabilirsiniz. Benim istediğim, bu yöntemi uygulayan bir anne olarak, çocuğumuz ayına göre 2-3 saatlik aralıklarla 1-1.5 saatlik uykulara yatırarak, (anneler surat asmasına rağmen), bu aralıklı uykulardan ne derece verim aldığımı, çocuğun daha sakin/ uyumlu ve dünya ile olumlu ilişki geliştirebilen bir duygudurumuna büründüğünü açıklamak.

     Kitapta bunun dışında, yaşı büyüyen bebeğinizin öfke patlamaları ile baş etmek, tepkileri düzenlemek, çocuğun davranışlarına mantıklı (artık ne kadar olabilirse:) açıklamalar getirmek üzerine örnek vakalar da paylaşılmış. Çok dertli ve çaresiz hissettiğiniz günlerde okuyup "allam allam, beterin de beteri var, halimize bin şükür" diyebilirsiniz sevgili arkadaşlar.

     Beterin beteri var çünkü, hakkaten var:)

     Bu yazıyı okuyan bir hamileyseniz, henüz taze bir anneyseniz, şunu söylemek boynumun borcu: GEÇECEK! Geçiyor, hayır, "daha bunlar iyi günlerin, dur bakalım" değil, her gün biraz daha kolaylaşıyor, kendisini ifade etmeye başladığında işin daha kolay olacak, oyuncaklar ona bir anlam ifade etmeye başladığında durum daha güzel olacak, biliyorum, yakınlarından hemen hiç kimse "hadi ben çocuğu alıp bir hava aldırayım da sen git banyo yap" demiyor, olsun, varsın demesinler, herkes yaşadı bunları, HEMEN HERKES aynı çaresizliği hissetti. İlk 2 yılın zor olacak, ama alışacaksın, işte bu noktada, hem akıl sağlığını korumak hem de küçük molalar verip kendine vakit ayırabilmek için bir rutine ihtiyacın var. Bebeğinin hayattan ne bekleyeceğini bilebilmesi için rutine ihtiyacı var. Yani önceliğimiz mutlaka UYKUYU DÜZENE SOKMAK.

     Tracy Hogg oku. Araştır. Eskisi gibi saldım çayıra mevlam kayıra tipi anneliğin sana ve yetiştirdiğin çocuğa daha büyük yük getirebileceğini aklından çıkartma.

     Ne kadar çok talimat verdim di mi? Sanki çevrende "öyle yap böyle yap" diyen sayısı azmış gibi.

    
Neyse, öperim altları mor mor halka olmuş gözlerinden:)


Read More




25 Haziran, 2019

HAYATIMA HOŞGELDİN EGZAMA (Atopik Dermatit)

2011 Yılı Ocak-Haziran arasını eğitim sebebiyle yurt dışında geçirdim. Nereden baksak 6 aylık bir süreç. Bu sürenin sonlarına doğru vücudumda, özellikle eklem yerlerimde, bir takım kızarıklıklar ve kaşıntı oluşmaya başladı. Ama öyle böyle değil, göz kapaklarıma kadar. Ne yapacağımı bilemedim. Neyse ki son günlerimdi ve Türkiye'ye döner dönmez kendimi Dermatologa attım. Doktor bana son 6 ayda rutinimin dışında bir şey yiyip yemediğimi sordu. Dedim ki son 6 ayda alışkın olduğum hiç bir şey yemiyorum. Atopik Dermatit ya da diğer adıyla egzama rahatsızlığım bu şekilde başladı.

Neye benziyor?
Eklem bölgelerini hedef alan bir hastalık. Kol iç-dış eklem bölgeleri, bacakta diz arkası, ellerde ve ayaklarda üst bölgeler ve parmak araları, kulak arkası, ense bölgesi, saç dipleri, göz kapakları, burun kenarları...Aşırı sinir bozucu değil mi? Süreç kaşıntıyla başlıyor, kaşıntı kızarıklık ve ardından minik su baloncuklarına dönüşüyor. Kaşıdıkça o baloncuklar patlayıp açık yaralara dönüşüyor. Kış aylarında soğuktan cilt kuruyup kaşınıyor, yaz aylarında ise sıcaktan ter kaşıntıyı tetikliyor. Kaşıntı başlar başlamaz ben doktorun verdiği losyon ve kremleri kullanıyorum.


Peki bu hastalığın sebebi ne?

Stres: Öncelikle bana konulan teşhis "strese bağlı egzama": en sevdiğim teşhis tipi. Nasılsa kanıtlanamaz, ön görülemez ve engellenemez. Stres yapıyor musunuz sorusuna aa hayır asla hiç olmadı diyebilen bir deli yürek var mı aramızda? Öte yandan stres miktarı arttıkça da kaşıntı ve döküntülerde artış görüldüğü de bir gerçek.

Genetik: Bu egzama illeti tamamen genetik faktörlere bağlı diyor gittiğim doktorlar. Yani ailenizde akrabanızda mutlaka bu cilt tipi, eğilimi var.

Kimyasal Malzemeler: Temizlik sırasında kullanılan kimyasal ürünler, kozmetik ürünler bu hastalığın sebebi değilse de ciddi anlamda tetikleyicisi. Zaten dikkat ederseniz ellerde çok görülüyor, bir de saç diplerinde(bknz. saç boyası, kimyasal içerik barındıran şampuan ve saç ürünleri..)


Nasıl kurtulabiliriz?

Kurtulamazsınız! Ne yazık ki kalıcı bir tedavisi yok. Atak döneminde kortizon içeren bir takım merhem, krem ve losyonları kullanıyorsunuz. Geçici rahatlama ve çözüm sağlıyorlar. Ama ara ara ben buradayım deyip kendisini hatırlatmaktan vazgeçmiyor.


Kendiniz için yapmanız gereken şeylerin başında pamuklu kumaşlar kullanmak geliyor. Parfümü cildinize direk olarak sıkmayın. Cilt kurutan sabunlardan uzak durun. Cildinizi nemlendirmeyi ihmal etmeyin. Bunlar zaten sağlıklı bir cilt ve birçok cilt rahatsızlığının önüne geçmek için herkes tarafından yapılması gerekenler.


Atopik dermatit cilt özelliği olan kişilerde aşırı cilt kuruluğu da görülüyor. O yüzden üzülerek söylüyorum ki dermokozmetik ürünlere dökülecek o paralar. Öbür türlü ucuz/uygun fiyatlı, parfüm ve kimyasallar içeren piyasadaki kozmetik ürünler rahatsızlığınızı tetiklemekten, kaşıntıyı arttırmaktan başka bir işe yaramıyor. Rahatlamanın tek yolu doktorun verdiği krem/merhem/losyonları kullanmak. Hem de hemen etki ediyor. Burada ilaç ismi belirtmeyeceğim. Lütfen doktora gidin, teşhisinizi koysun ve reçete yazsın. İnternet üzerinden edindiğiniz bilgilerle ilaç kullanımında bulunmayın(Kamu spotu) :D) Bunun dışında günlük kullanım için dermokozmetik ürünler çok etkili. Benim uzun zamandır tercihim Avene! Hatta bu marka XeraCalm serisiyle direk olarak çok kuru ve atopi eğilimli ciltleri yatıştırmaya yönelik. Yoğun kuruluğun önüne geçiyor ve cildi rahatlatarak kaşıntı ve kızarıklıkları sakinleştiriyor.





Read More




24 Haziran, 2019

ÖLÜMSÜZLÜK DEĞİLSE BİLE YOLUNDA BİR ADIM: ELMA SİRKESİ!


elma sirkesinin faydaları nedir?
   
      Elma sirkesinin faydalarını artık bilmeyen yok. Ev temizliğinden gıda olarak tüketilmeye kadar geniş bir yelpazede kullanılan bu başka dünyalara ait sıvı, zorlasak ölümsüzlük yolundaki taşlardan biri olacak neredeyse (abartıyorsam n'olayım:)

     Bunu neden söylüyorum, çünkü elma sirkesinin hemen hiç kimse tarafından bilinmeyen, doktorumu bile şaşkınlık içinde bırakan bir etkisini bire bir yaşamış bir insanım. Kanıtım manıtım yok ama, baştan söyleyeyim, taaa 10 sene önce olmuş mevzuu, o zaman fotoğraf falan çekmek gelmemişti aklıma :/ Anlatıyorum.

     Bir sabah uyandığımda alt dudağımın ortasının hemen yanında bir şişlik görüyorum. uçukladı sanıyorum önce. Bir kaç gün bekliyorum, şişlik büyüyor, uçuk gibi de acımıyor, ellediğim zaman cıyt diye kayıyor elimin altından. Bir kaç gün sonra düğünüm var, fotoğraf çekilecek ve ben yamuk bir dudakla evde oturuyorum. Diyorum bu iş böyle olmayacak, bir doktora görüneyim ben. Gittiğim plastik cerrah, dudağımdaki şişliğin yağ bezesi olduğunu, ameliyatla alınması gerektiğini, ancak iz kalacağını söylüyor. Önümde iki seçeneğim var, düğün fotoğraflarımda yamuk dudaklı olmak ve dikişli olmak arasında gidip geliyorum. Bir yandan da söyleniyorum tabii "anasını satayım senin gibi yağ bezesinin de, senin de, çıktığın günün de, sana hücre sağlayan bağışıklık sistemimin de..." 

    Nerden aklıma geldi bilmiyorum, inanın hiç bir fikrim yok. Bir anlık delilik haliyle buzdolabını açıp yakıcı bir şeyler arıyorum. Elma sirkesi gözüme çarpıyor. Bir pamuğa bolca döküp yağ bezesinin üstüne bastırırken, küfürlerime devam ediyorum ağız dolusu. O pamuğu bezenin üzerinde bir on beş dakika falan tuttum bastırarak. Yandım, ama ne yanmak. Cayır cayır yanıyor dudağım, intikam alıyorum yağ bezesinden, yakıyorum diye sadistçe bir zevk alıyorum.

evde elma sirkesi yapmak
    Pamuğu kaldırıyorum on beş dakika sonra, yağ bezem yok. Önce "yok lan ordadır, kaymıştır" diye düşünüp bütün dudağımı tek tek parmaklarımla tarıyorum, yok. Sonra ikna olmayıp koşa koşa beni ameliyat edecek doktora gidiyorum. O da arıyor, yok. "Ne yaptın kızım sen bu bezeye?" diyor. "Valla hocam elma sirkesiyle giriştim sağlı sollu" diyorum, adam ikna olmuyor. Hemi de on beş dakikada demiyorum, adam yıllarca okumuş etmiş, bunu kaldıramaz. "Valla pek inanmadım ama, hadi bakalım, yok yağ bezesi" deyip eve kışkışlıyor beni.

     O zamanlar elma sirkesi şimdiki kadar meşhur değil. Dolayısıyla kime anlatsam deli muamelesi yapıyor bana. Şimdi elma sirkesi yağ bezesini eritir mi, elma sirkesi bağırsakları temizler mi, elma sirkesi ateş düşürür mü, yüze elma sirkesi sürülür mü diye Google amcayı arşınlıyorsunuz ya böyle, bana soracaksınız. En çok bana soracaksınız elma sirkesini :)

     O yağ bezesini erittiğini gördükten sonra çıkan sivilcelerimi kuruttum ben 1 dk içinde elma sirkesiyle. Sonra tonik olarak geceleri yüzümü onunla temizleyip yattım. Sabah bir bardak suyun içine bir kaşık koyup içtim, yağlarımı erittim. Saçlarım parlasın diye banyo suyuma koydum. Sonra çocuğum oldu, ateşini onunla düşürdüm. 

     Ölümsüzlüğü de ben bulacağım elma sirkesiyle, azmettim :)


 
Read More




20 Haziran, 2019

BURUN ESTETİĞİ (RİNOPLASTİ)

     Eveeet önce bir anlaşalım: "efendim benim burnumda ufak bir deviasyon sorunu vardı, yaşam kalitemi arttırsın diyerekten şeyettim"leri bir geçelim istiyorum. Suratımızın tam ortasındaki organ düzgün durmuyorsa bunu düzelttirme isteği kadar doğal bir şey yok. Ben estetiğe karşıyım diyenler kaşlarını bıyıklarını da almasın, tırnak etlerini de temizlemesin, kaşlarını da doldurmasın. Çünkü hepimiz estetik kaygılarla bu işlere giriyoruz. Burun kısmıysa cımbızla, makyajla elde edemediğimiz bir görünüm olduğundan cerrahi işleme başvuruyoruz.

burun estetiği yaptıranlar
     Şimdi sene 2011 üniversiteye başlamak üzereyim ve bilinçsiz burun spreyi(iliadin) kullanımına bağlı bağımlılık geliştirdim. 3-4 saatte bir bu burun spreyini kullanmazsam astım hastalarının o tıkanmalarına benzer bir tıkanma yaşıyordum. Doktora gittiğimde kullandığım burun spreyinin burun içindeki etleri şişirdiği ve buna bağlı nefes almakta güçlük çektiğim anlamına gelen bir açıklama yaptıktan sonra ameliyat dedi. Ben durur muyum madem bıçak altına yatıyorum, madem o narkoz yenecek neden burnumdaki kemeri de düzelttirmiyorum.

   Bir cesaretle burun estetiği ameliyatına girdim. Başarılı da geçti. Uyandığımda düzgün bir burun üstüne yapıştırılmış ince bir bant ve göz pınarlarımda belli belirsiz morluklar vardı. "Çok temiz sıyrıldım bu işten dedim" ağrı kesicinin etkisi geçene kadar. Ama tabi bunu bekliyordum zaten, ameliyattan çıktım elbette bir çilesi olacak.

    Canım doktorum beni ameliyat sonrasında zerre yönlendirmediğinden ve hatta ben şimdi ne yapayım yatayım mı eve gidip dediğimde tabi tabi yat dediğinden ben eve gider gitmez salona kurduk hasta yatağını, "sonuçta ameliyat olmuşum boru mu?" dedim. Sırt üstü bir gecelik uykunun ardından, sabah bir ucube gibi uyandım. Gözlerim açılmıyor, gözlerimin yerinde iki somun ekmek büyüklüğünde şişlik var ve bu şiş olan bölge mosmor.

     Apar topar doktora gittik, insan içine çıkamıyorum, öyle fena. Doktorum gayet sakin bir şekilde "yattığın için olmuş, yer çekiminin etkisiyle göz çukurunda toplanmış tüm şişlik" dedi. Keşke beni uyarsaydı, bırak yatmayı en az 1 hafta oturma pozisyonunda uyumam gerektiğini söyleseydi, bunun yanında bandaj çıktıktan sonra düzenli olarak burun etrafına parmaklarımla masaj yapmam gerektiğini, bunun yeni şeklin sabitlenmesi için çok önemli olduğunu söyleseydi. Şimdi mi? Şimdi zaman içerisinde burnumun şekli bozuldu, burun deliklerim birbirinden farklı, birisi daha düşük. Şu anda da yeniden bıçak altına yatacak cesaretim yok. Dolgu ile burun estetiği yaparak düzeltme yapılabilir mi onun peşindeyim.

     Siz siz olun doktorunuzu iyi seçin, iyi araştırın, öncesi ve sonrasına dair bilgi sahibi olmadan bu işlere girmeyin.
N.G
Read More




19 Haziran, 2019

RASTA/ DREADLOCK DOSYASI: NASIL YAPILIR, NASIL YIKANIR (BİTLENİR MİYİM SORUSUNUN CEVABI YAZININ SONUNDA)


rasta nasıl yapılır     Çok enteresandır, kendimi bildim bileli dreadlock/ rasta sahibi olmak istedim. Sanki insanların saçlarının normali böyle olmalıymış gibiydi, kafamdaki "normal" böyle bir şeydi, ama nasıl yaptıracaktım ki, hem çok pahalıydı, hem de "insanlar ne der" di...

     Üniversite de bitince, sanki bu sevdadan artık vazgeçmem gerek gibi bir düşünce peydah oldu bana. Sonra çocuğum oldu, hepten vazgeçtim, ya dedim artık annesin sen. sonra bir şalter attı kafamda benim, ne "insanlar ne der", ne "annesin sen", ne de "30 yaşından sonra olur mu" gibi düşünceler bir anda önemini kaybetti ve aldım elime tığı, saçlarımın alt kısımlarından başlamak suretiyle evde rasta yapımı olayını çözdüm. (Saçınızdan istediğiniz kalınlıkta tutamı ayırıyorsunuz, tarakla tersine tarayıp -krepe yapıp- birbirine dolaştırıyorsunuz, sonra alıyorsunuz elinize tığı, saçın arasını keçelemek suretiyle saçı birbirine kilitliyorsunuz, zaten adı bu yüzden dreadlocks olarak geçiyor) Merak edenler için Youtube derya deniz, Youtube dostunuz, arkadaşınız bu konuda :)

    Tabi aklıma gelmeyen bir sorun vardı, sadece saçlarımın altından saç köklerini ayırmadan yaptığım rastalar, zamanla etraflarındaki serbest saçları kendilerine kitlemeye başladılar, orada kendi haline bırakılsa, bağımsızlık ilanında bulunacak bir oluşum başladığından dolayı da, ilk girişimim olan sevgili bebek rastalarımı kendi ellerimle kesmek zorunda kaldım.

    Dreadlock yetmezliğine 1 sene dayanabildikten sonra, kendimi sadece rasta ve afrika örgüsü yapan bir mekanda buldum, elimdeki ek saçlarla rastalanmak üzere sandalyeme oturdum. (Burada şunu açıklamak lazım, ek saç, rasta yapımında elzem bir şey, çünkü saçlarınızı rasta yapacak kadar uzatmanız çok çok zor bir şey, saçları belinde olan bir insana rasta yapıldığında o saçlar sırtın ortasından yukarı çıkıyor ve zamanla rastalar kendini daha da yukarı topluyor. Ek saçlarla yapıldığında belime kadar gelen saçlar, 6 ay sonra omuzlarıma çıkmışlardı.)

     Şimdi rasta yapımı meşakatli, zor bir şey. istediğiniz rasta yoğunluğuna da bağlı olarak genellikle 2 gün boyunca poponuz uyuşana, kolunuza bacağınıza kan gitmeyene kadar oturup o sandalyede beklemeniz lazım. İki kişinin seri bir şekilde sabah 9 da başladığı maceram, "bitsin bugün" kararım ile tam 12 saat sürdü, sadece yemek ve sigara arası verildi bu arada. Rastalarım herhangi bir balmumu vs. işlemi yapılmadan sadece tığla saçı birbirine kitlemek şeklinde yapıldı, bir adet rastanın yapımı ortalama 20 dakika sürdü. Dipler ve kulak arkaları yapılırken çok acıyor, ben rastayı yapan elemana baya bi küfrettim mesela da allahtan alışkınmış, pek sallamadı beni:/ Mekandan çıktığımda kafamda 56 adet rasta vardı. 

    Rasta yapıldığı gün saç dipleri çok acıyor. Kaşınıyor, ellerinizi sokup hart hurt kaşımak istiyorsunuz ama YAPAMAZSINIZ. Çünkü dipleri birbirine karıştırmamanız gerekiyor. Parmak uçlarımla pıt pıt vuruyordum ben saç diplerime. İyi geliyordu. İlk 2 hafta saçı yıkamak yasak, bu saç diplerindeki gerginlik iki hafta boyunca sürecek demek. Eliniz mahkum, çekeceksiniz. İlk banyodan sonra saç dipleri kendini salacak, rahat bir nefes alacaksınız.

     Banyo olayı çok merak ediliyor. Rastalar, saçın temizlenmesine engel midir? Rasta nasıl yıkanır? Rastayı ne kadar çok sevsem de, bu konuda objektif olmam gerek. Rastaları kesene kadar, içlerinin temizlenmediğinden bir an bile şüphe etmemiştim. Yıkanma ritüelimde şu vardı, rastayı yıkarken saç gibi haldur huldur girişemiyorsunuz, bir süngeri köpürtüp (mümkünse doğal sabunla, yoksa kremsiz şampuanla) tek tek dreadlock ları yıkıyordum, sonra sirkeli su ile duruluyordum, banyodan çıkınca da, içine çay ağacı yağı ve lavanta karıştırdığım suyu doldurduğum spreyi püskürtüyordum saçlarıma. Hem besleniyor, hem de güzel kokuyorlardı. Ancak rastaları kesince şunu farkettim ki, içleri toz dolmuştu. Rastanın içinden sular geçiyor doğru, ama gün boyu içlerine dolan tozlar çıkacak yol olmadığından dolayı rastanın içinde topak topak birikiyor, öylece kalıyormuş.

    Yapımından yaklaşık 1 ay sonra rastalar yumuşamaya başlıyor, minimum 6 ay sonra da formunu almaya başlıyor, 6 ayda bir bakımları var bir de bunun, diplerden gelen saçlar yeniden rastalanıyor, formu bozulan rastalar toparlanıyor, hatrı sayılır bir para da buna veriliyor :/

     Rastaların avantajı şu, bir defa artık saç yapma/ yaptırma, bad hair day/ saçım şekil almıyor gibi dertler yok, kafanızın tepesinde ne şekil verirseniz verin, çok hoş bir görüntüsü var, üstelik tokaya falan da ihtiyaç yok, birbirlerine bağlanabiliyorlar. Şuncacık avantaja denk gelen dezavantajları şöyle bırakıyorum; Kurumuyor (saç kurutma makinesiyle bile) tam olarak kurumasının 48 saat sürdüğünü bilirim, çok dikkat çekiyor (millet birbirini dürtüp saçlarını falan gösteriyor böyle, anaaa gafaya bak falan diyor) eğer ki insanların düşünceleri sizin için önemliyse çok rahatsız edici olabilir. 

     Can alıcı soruya geliyorum: Rasta bitlenir mi?

     Yaklaşık 1 yıl 3 ay boyunca seve seve, bayılarak kullandığım rasta saç, bir gün aniden dayanılmaz bir şekilde kaşınmaya başladı. Diplerin bakımlarını yaptırma zamanı gelmişti, o zaman da kaşınıyordu ama sanki bu başka türlü bir kaşıntıydı. Kontrol de edilemiyor arkadaşlar, sadece diplere bakabiliyorsunuz, orada da bir şey görünmüyordu. Ama aklıma düşmüştü bir kere, ya bitlendiysem, ya bitlendiysem? Ya dedim ben bitlendiysem, çocuğumda da vardır kesin. Kreşe giden beş yaş bebemin kafası evet, bitlerle sarılmıştı. Ve gecenin üçünde çocuğun saçlarını sıfıra vurup yatırmış, banyo aynasının önünde elimde makasla duruyordum. Rastaları 3-4 parmak kalınlığında kalacak şekilde tek tek kestim, saç kremi ile kalanları tek tek tarayarak açtım, Paranit Bir Şampuanını kafama boşalttım, rastalarımın arkasından gökyüzüne doğru "Nedeeeen" diye bağırdım.

     Daha sonradan öğrendim ki, oğlumun sürekli birlikte oynadığı arkadaşı bitlenmiş, rastaların kendi kendine bitlendiğini sanmıyorum ama, etraftaki bitler için uygun bir ortam oluşturduklarının da kesin olduğunu düşünüyorum artık. 

     Bir şey diyeyim mi, gene olsa gene yaptırırım. Çocuğun okuldan bit taşıma ihtimalinin kalmadığı o kutsal zaman geldiği anda yine yaptırırım. Yaşlansam da yaptırırım, büzüşsem de yaptırırım. 50 yaşına gelmiş, bembeyaz rastalarını savura savura gezen bir kadın görürseniz ilerde, gelin bir merhaba deyin, oturur çay içeriz.

     
    

     
Read More




18 Haziran, 2019

KAYGI BOZUKLUĞU/ PANİK ATAK- SONSUZA KADAR SÜRECEK Mİ?



     
      Bu konu üzerinde yazıp yazmamakta çok düşündüm. Neticede Avrupa Yakası' nda falan Burhan Altıntop tarafından "Panik atak var bendeaaa" şeklinde kendini yerlere atarak, histeri bozukluğu olan insanlar gibi dikkat çekmeye çalışmadığınız zaman anksiyete şımarıklık gibi de görülebiliyor bizim ülkemizde. "Zengin hastalığı" diye çıkmıştı medyaya bir dönem, çok iyi hatırlıyorum. 

     Halbuki ruhen kırılgan, belki hayatının bir döneminde olduğu gibi kabul edilmemiş, karşılıksız sevil-e-memiş, bu sebeple kendisini de sevmekte ve kabullenmekte güçlük çekebilen kişilerde, yaptığı işlerin eksiksiz ve kusursuz olmasını isteyen mükemmelliyetçi kişilerde, güçlü durayım, kimseye muhtaç olmayayım, "Aman ağzımızın tadı bozulmasın Ali Rıza Bey" diyen nev-i şahsına münhasır insanlarda daha sık rastlanır bu bozukluğa. Yani evet keşke zengin hastalığı olsaydı, en azından uçsuz bucaksız kumsallarda tatil yaparken denize doğru Clark çekip "Şu insanlık da ne kadar kirletiyor şu dünyayı, bizler bu dünyanın virüsleriyiz" hezeyanları eşlik ederdi bize, sonra bir soğuk bira alıp ağaçların altına uzandığımızda (geçerdi diyemiyorum ama), belirtileri daha az yaşardım gibi geliyor bazen kendi adıma. 

    Ama çok üzgünüm, bizler bu hayatın sokak kedileriyiz, bazılarının kafamızı sevgiyle okşadığı, bazen çöplerde yemek ararken atılan poşetlere dolanıp boğulan, bazen sevilirken boğazı sıkılan, bazen bir merhametli kalbin evini açtığı... Ve panik bozukluk bize ait bir şey: BU DÜNYAYA FIRLATILMIŞ HİSSİYATI. 

     Klasik soruyla başlayalım: Panik atak/ panik bozukluk/ anksiyete nedir?

   Panik atak, evinde, koltuğunda sakin sakin otururken, bir gökdelenin tepesinden aşağı atlamak üzereymişcesine tepki veren sempatik sinir sistemidir. Sempatik sinir sistemi, özellikle organizma tehlikeye girdiğinde hayat kurtarmak üzere işlev görür, yani olmazsa olmaz bir mekanizmadır. Bilişsel davranışçı terapilerde, özellikle bu mekanizma tanıtılarak, neyle savaştığınızın tam olarak anlaşılması sağlanır.

     Şimdi hayal edin, dar, karanlık bir sokakta yürüyorsunuz, arkanızda adım sesleri. Siz hızlandıkça hızlanıyor, gecenin kör saati, takip ediliyorsunuz. Kalp atışlarınız hızlandı; çünkü vücut "kaç ya da savaş" tepkisi vermeye hazırlanıyor. Ya koşarak izinizi kaybettireceksiniz, ya da saldırarak üstünlük sağlayacaksınız. Organlara lazım olan kan miktarı, kalbin daha güçlü ve hızlı atmasına sebep oluyor. Ter içinde kaldınız, çünkü vücudunuzun sıkışmalara karşı kendisini hazırlama yöntemlerinden biri bu aynı zamanda, dar yerlerden sıkışmadan kurtulmanızı sağlayabilecek olan ter, her gözeneğinizden fışkırdı. Eller- ayaklar buz gibi, çünkü kan hayati organlara yönlendirilecek, vücut hayatta kalmasında en önemli organları besleyecek.

     Bu saydıklarım, karanlık sokakta takip edilirken, vahşi bir hayvan saldırısında, yamaç paraşütü yaparken falan olduğunda, biz bunun adrenalin/ korku/ kaygı sebebiyle olduğunu bildiğimizden, o kadar da rahatsız olmuyoruz. Çünkü beynimiz o anda savaşmamız ya da kaçmamız gereken şeye odaklanıyor. Ancak kanepede televizyon karşısında yayılırken, vücudun verdiği bu tepkiler, uçan adam sabri gibi kendimizi yerlere fırlatmamıza sebep oluyor. Korkuyoruz, normal bir ortamda, normal olmayan tepkiler veren vücudumuz, beynimizde "tehlike sinyalleri" çalmasına sebep oluyor. Beyin, "ölüyo mu lan bu manyak" diye bütün önlemleri alıyor, tek amacı hayatta kalmak oluyor o saatten sonra. Sonra arkasından panik atak belirtileri gittikçe şiddetleniyor.

     Peki vücudun durduk yere verdiği bu tepkiler neyin nesi? Neden durduk yere bu sistem giriyor devreye? Bazı kişilerde fizyolojik sebepler ağır basarken, bazı kişilerde bilinçaltından tetiklenmeler olabilir. Siz televizyon izlerken arka planda neler olduğunu, bilinçaltınızın o anda ne ile uğraştığını bilinç düzeyinde bilmiyorsunuz ama vücudunuz biliyor. Dolayısıyla ona göre tepki veriyor.

     Ne yapmalı? Öncelikle, heyecanlı yapısı olan hemen herkesin "panik atak var bende" diye kendine teşhis koyması, biraz şey gibi. Ne gibi diye sormayın. Söyleyemem, mağdurum. Kapı ziline heyecanlanan insanlardan biriyseniz "heyecanlısınız", durduk yere fenalık hissi geliyor, delirecek gibi hissediyor (lan ben aslında burda mıyım, değil miyim hissi mesela) ama bir süre sonra delirmeden normale dönebiliyorsanız, bu belirtilerle baş edemeyip kendinizi bir kaç defa acil servislerde, poliklinik poliklinik gezip sorun bulmaya çalışırken falan bulduysanız, kesin değil (organik bir sebebi olup olmadığına bakılması gerek) ama yüksek ihtimalle tertemiz panik bozukluk/ anksiyete hastasısınız; tebrikler! Bunu psikiyatriste gidip, kalbinizde, tiroid değerlerinizde bir sorun olmadığını da tespit ettirerek onaylatabilirsiniz.

   Panik bozuklukta, çeşitli tedavi yaklaşımları mevcut: ilaç+ terapi kombinasyonu, sadece ilaç, sadece terapi, hipnoterapi, bilişsel davranışçı terapi, emdr terapisi gibi. En doğru yönteme, psikiyatrist karar veriyor ancak, genellikle ilaç+ terapi kombinasyonları uygulanıyor. Sadece ilaç tedavisi, altı açık bir ocağın üzerindeki kaynayan su tenceresinin içine, soğuk su koyarak anlık olarak suyun kaynamasını engellemeye benziyor, temeldeki organik sebebi halletmeden (ateşi kapatmadan) suyun kaynamasını engellemek, kısa süreli çözüm. İlaçsız sadece terapi, tenceredeki su miktarına  (kişiye, hastalığa karşı tutumuna) bağlı olarak, tercih edilebilir, ancak kişi tahammül edemiyor, hastalık sosyal hayatına engel olmaya başlıyorsa ateşi kapatmak mümkün olmuyor. Dolayısıyla, çoğu uzman hem ilacı hem terapiyi aynı anda kullanmayı tercih ediyor. İlaçla kaygılar yatışarak sempatik sinir sistemi baskılanıyor, vücuda "güvendesin" deniyor, aynı anda beyin, güvende olduğuna inandırmak üzere terapiye alınıyor, buna bağlı olarak da düşünce sisteminde ve kalıplaşmış davranışlarda değişikliğe gidiliyor. Bu yöntem etkili, ama uzun sürebileceğini, herkesin tepki verme süresinin farklı olduğunu, tedavi sonucunda iyi duruma gelinse bile, kaygının arttığı bazı travmatik durumlarda hastalığın cortlayabileceğini kabul etmek lazım. Ki cortluyor da. Sadece terapi ve ilaç tedavisi öncesi elinizde olmayan bir enstrümana sahip oluyorsunuz: Bakış açısındaki ve davranışlardaki değişiklik.

     Hipnoterapi, benim şahsi olarak tanıklık ettiğim ve deneyimlediğim bir tedavi değil. Ancak panik bozukluğa bilinçaltındaki bir takım işlenmemiş duyguların ve takıntıların sebep olduğuna inanıyorsak, ehil ellerde oldukça etkili sonuçlara ulaşılabileceğini düşünüyorum. Tabi karanlık bir züccaciye mağazasında koca bir fili gezdirirken hiçbir şey kırmadan dışarı çıkabilmek ne kadar riskliyse, hipnoz da, o kadar riskli. Hiç hoşunuza gitmeyecek bir şeylerin de açığa çıkabilmesi ihtimali her zaman mevcut, hipnoterapiye girişecekseniz mutlaka iyi bir uzman araştırmanızı salık ederim.

     EMDR terapisi ise nispeten daha güvenilir. Özellikle panik bozukluğunuz yaşadığınız travmatik bir olay sonucunda açığa çıktıysa. Tedavi, travmatik olayı hatırlamak, o olay sebebiyle duyulan acı ve dehşet gibi duyguların, vücudun belli başlı noktalara sistematik bir şekilde ufak dokunuşlarla bilinçaltında işlenmesi, olayın bittiğinin beyine anlatılması, artık güvende olduğu duygusunun verilerek tıkanan beyin sinyallerinin düzeltilmesi ve olaya karşı duyulan hassasiyette azalma yaratılması şeklinde gerçekleşiyor. Garanti değil, ancak kendi adıma konuşursam, bende oldukça büyük bir rahatlama sağlayan bir yöntemdir.

     Bunları anlatma sebebim şu: 7 yaşında teşhis alan, uzun yıllar boyunca türlü tedaviler deneyen bir panik bozukluk hastası olarak (hala zaman zaman başetmekte zorlansam dahi) oldukça büyük yol katettiğimi söyleyerek, bunla savaşan kişilere GEÇECEK demek. Yaşadığınız bu hisler, kaygılar, sonsuza kadar sürmeyecek, en kötüsü 1 saat sürecek, sonra size nefes almak, toparlanmak ve savaşmaya devam etmek için fırsat verecek. Siz bu savaştan galip çıkacaksınız, daha güçlü, daha deneyimli ve daha kontrollü.

     "Ah cınım yaa bende de var panik atak, paniğim ben" diyenlere sakince gülümseyecek, "ah kardeş sorma, zengin hastalığı diyolar" diyerek ufka doğru atınızı süreceksiniz. O sırada, güneş yeniden doğuyor olacak, milyonlarca yıldır, milyonlarca insanın üzerine doğduğu gibi.

     
     


     
     
Read More




17 Haziran, 2019

KEPÇE KULAK ESTETİĞİ: OTOPLASTİ


     Bu blogu, internette yaptırmayı düşündüğüm işlemler, kullanmayı düşündüğüm ürünler, gitmeyi düşündüğüm yerler ile ilgili objektif, doğru yönlendiren ve sorularıma cevap olabilen sayfaları ya hiç bulamadığımdan, ya da sayıları oldukça az olduğundan açtım. Öyle ya, herkes makyaj nasıl yapılır diye merak ediyor olamazdı, mesela kepçe kulak ameliyatı nasıl yapılır, merak eden bir tek ben olamazdım, bir yerlerde kepçe kulak estetiği yaptıranlar ve bunu biz aciz kullara anlatan birileri olmalıydı, ancak konu hakkında da kepçe kulak ameliyatı yapan doktorlar, ya da onları övmek için yorum yazan müşterileri dışında pek de bir içeriğe ulaşmam mümkün olmadığından, ilk operasyonuma biraz gözlerim bağlı, el yordamıyla girdim. İlk operasyon diyorum, çünkü el yordamıyla girdiğim bu operasyonun sonucunda, eskisi kadar olmasa da hala kepçe kulaklıydım, üstelik artık başka bir sorunum daha vardı, kulaklarım asimetrik olmuştu!

   İkinci operasyon, nispeten daha olumluydu. En azından ne bekleyeceğimi biliyordum, ilk ameliyatın aksine de lokal anestezi seçtiğimden, an be an neler olduğunu takip edebildim.


   Şimdi bu konuda çift dikiş gitmiş biri olarak, konuya giriyorum, otoplasti yani KEPÇE KULAKLARA ELVEDA OPERASYONU! 

       13 yıl önce Doğa Bekleriz isimli mankenin kepçe kulaklarını japon yapıştırıcısıyla yapıştırdığını ancak istediği etkiyi alamadığını öğrendikten sonra, gazetelerde sayfa sayfa kepçe kulak estetiği yazıları çıkmaya başladı. Bakınız, halkımızın kepçe kulakların ameliyatla düzeltilebileceğini öğrenmesine vesile olan bir olaydan bahsediyorum (ki itiraf olsun, benim de kulaklarımı koli bantı ile yapıştırmak suretiyle evde minimal çabalara girişmişliğim vardır). Ben bu çarşaf çarşaf haberlere daha fazla kayıtsız kalamadım ve doğru yollandım üniversite hastanesine. 

     Önce doktor kulaklarımı inceledi, "yahu bu kepçe değil, bunlar bildiğin yelken" diyerek beni pohpohladı. "Eksik olmayın hocam, şöyle bir rüzgar çıksa iyi alıyor ama balansda sıkıntı yaşıyorum:/" şeklinde muhabbeti körükledim. "yok" dedi, "bu şekil bozukluğu, böyle bir kulak olamaz, sende kıkırdak yok". "eyvallah hocam" dedim, "ne zaman kesiyoruz?"

     Ameliyatın yüzü soğuk, ama sonunda mis gibi kulaklar, "kepçeee" hitabetlerinin sonu, balıksırtı örülen saçlar var! Yaşayan bilir, o saçları toplasanız kulaklara arkadan ışık vurunca lamba gibi parlar, kulak arkası yapsanız arkada durmaz, rüzgarda ağza yüze yapışır, kulaklar salık saçların arasından çıkar böyle. (yoktu o zamanlar elfler falan, olaydı ekmeğini yerdik azıcık). Bunların gazıyla buluverdim kendimi ameliyathanenin kapısında. Bayıltmaya karar vermişlerdi, ben ne bileyim beni denek yapacaklar? Ameliyat sona erdi, bir kaç saat sonra kafamda bandajlar, ağrılar, hastane yatağında inlemekteyken, hoca peşinde öğrenci grubuyla geldi ve kulaklarımı açarak ilk görüntüyü gösterdiler. Güzeldi valla yalan yok, şişlerdi sadece ama kafama yapışmışlardı. Taburcu olma, 1 ay gece gündüz bandaj takacaksın uyarıları, yollandık eve gerisin geri. 10 gün sonra ilk pansumanı yaptırmak üzere hastaneye gittik, pansuman sırasında kulaklarımı uzun uzun inceleme imkanını ilk defa bulmuş oldum. Sağ kulak diğerinden daha açık olmakla birlikte, henüz korktuğum başıma gelmemişti. Doktor ödem indikçe daha iyi görüneceğini, ancak mutlaka bir miktar açılma yapacağını, zaten kafama tamamen yapışık kulakların da hiç estetik görünmeyeceğini söylemişti. (Yaptığımız ameliyat başarılı olmadı, kızı yamultup bırakmışız, ama şimdi bakınız nasıl durumu normalleştireceğim denemeleri vol-1)

     1 ay geceli gündüzlü bandaj takıyorsunuz arkadaşlar, saç bandı da olabilir, önemli değil, yeter ki kulaklar kafaya bitişik bir şekilde kalsın -ki açılma yapmasın. YAPTI. Yaklaşık 3 ay sonra, asimetrik, açık kulaklarla başbaşaydım. Bir on sene, yazının başında bahsettiğim saç toplamama, aynaya bakıp parmak uçlarıyla kulaklara istenilen şekli vererek höngürme döneminde sonra, "ya dedim teknoloci çoh gelişti, du ben bi daha diktireyim şunları". Evet bu kararı vermem 10 sene sürdü, çünkü korkutmak gibi olmasın, ilk ameliyattan sonra bir yıl boyunca kulaklarım acıdığı için dokunmaz durumdaydım.

     Ve ikinci operasyon. Buna ameliyat demeyeceğim çünkü ilkine göre son derece kolay geçti. Lokal anestezi eşliğinde kulakların arkasından açılan küçük kesilerden bir de baktılar ki, ilk ameliyatta fazla gelen kıkırdak çıkartılmamış, içeri bavula fazla kıyafet sokuşturur gibi tepilmiş ve kulak yeniden dikilmiş (direnç gösteren kıkırdak yüzünden de aşırı ağrılarım olmuş, sonunda kulak dayanamamış kendini atıvermiş) Önce kıkırdağı kıtır kıtır kesip çıkarttılar, his yok, sadece sesleri duyuyorsunuz. Sonra kestikleri yerleri kanama yapmasın diye dağladılar, acı yok, sadece yanık kokusu var, en son da kulağa istenilen şekli verip kapattılar. Operasyon biter bitmez, kulaklarımı gördüm, 3 günden sonra tenisci bandı takmaya başladım, 1 ay gece gündüz, sonraki 15 gün de sadece gece olmak üzere bant taktım. Üstelik bu arada üstlerine bile yatabildim, ağrı kesiciye ihtiyaç duyacağım kadar basit bir ağrım olmadı, operasyondan çıkar çıkmaz doktorum ve ekibinin "deli mi dürtmüş la bunu" bakışları altında şıkkıdı şıkkıdı göbek atıp, bundan sonraki sevinmelerimi daha çok içimde yaşamam gerektiğini kafama yazdım, ödemlerin de tamamen gitmesiyle 2-3 ay aralığında tam hayalini kurduğum, beklediğim görüntüye kavuştum. Koşa koşa balıksırtı örgüsü yaptırmaya gittim sonra ama bu, bu postun konusu değil :)

     Toparlamak gerekirse, cerrahi olarak kepçe kulak estetiği sanıldığı kadar korkunç bir girişim değil, doğru doktor- doğru yöntem kombinasyonlarıyla, oldukça kolay geçiyor. Ben iple asma yöntemini merak etmiştim, ancak hem daha önce cerrahi müdahalede bulunulduğundan, hem de iplerin yine zaman içerisinde gevşeyip kulakların açılmasına sebep olabildiğine dair doktorumun uyarıları olduğundan cerrahi yöntemi tercih ettim. 

     Sorularınızı, mail olarak da, yorum olarak da paylaşırsanız, her türlü merakınızı giderebilirim!

     

     


     
     
Read More




MALIGN MELANOMA NAM- I DİĞER BEN KANSERİ!


     İnternet derya deniz, bütün hastalıkların araştırmasını yapabileceğiniz, her baş ağrısında beyin tümörünüz olduğunu, her mide bulantısında hamile olduğunuzu ve son yapılan tahlillerinize göre geçen hafta öldüğünüzü gösterebilecek bir mecraya dönüştü bile. Halbuki eskiden öyle miydi ya, tuğla kalınlığında sağlık ansiklopedilerini açardık, oradan seçerdik hastalıklarımızı. Zaten bu kadar da alternatifimiz yoktu, ben en fazla fıtık olabilmiştim o yıllarda, onu da ameliyatla içeri dürtüverdiler.


     Ama bu malign melanoma, ciddi bir şey. Ben size işe tıbbi boyutunu anlatmayacağım, ama on beş sene önce bu hastalığın kenarından dolaşan ve o zamandan bu yana da sıkı bir şekilde ilgili birimlerce takibi yapılan biri olarak, eşşekten nasıl düştüğümü paylaşacağım. Siz de okuyup, bu güzel yaz günlerinde denize gideceksiniz, sonra aklınıza benim yazdıklarım gelecek, köşe bucak güneşten kaçıp, güneş kremlerini içme noktasına geleceksiniz. Sonra muhtemelen bana okkalı bir küfür savuracaksınız, olsun, canınız sağ olsun :)

     17 yaşlarındayken, vücudumda sayamadığım kadar et beni ve normal ben varken, tamamen başka bir sebeple (estetik amaçlı) operasyon geçirmek için bir üniversite hastanesine gittim. Operasyon öncesi genel sağlık kontrollerimi yapan doktor, önce sırtımdaki benleri gördü. Sonra daha büyüklerinin olup olmadığını sordu, ben de vücudumda en büyük ben olan göğsümdeki beni gösterdim. İşin ilginci, bu benin üzerinde bembeyaz kabuklanmalar oluyor, ben bunları derim soyuluyor şeklinde yorumluyordum. Doktor beni kocaman açılmış gözler ve nasıl bir sorumsuzluk yapıp bunları kontrol ettirmediğim yönündeki azarlamalarla muayene ettikten sonra, geçireceğim operasyonda alınmak üzere 4 tane et benini kalemle yuvarlak içine aldı, ameliyat tarihleri alındı, eve "amma da abartıyolar lan alt tarafı bir et beni" nidaları eşliğinde dönüldü.

     Benim o amma da abartıryolar,  alt tarafı bir et beni dediğim ben, bir buçuk saatlik bir operasyonla, göğsümü sarmış olan saçaklarıyla beraber çıkartıldı. Denizanası gibi düşünürseniz, bayağı bir saçağı olduğunu ve sakin sakin kendisini orta büyüttüğünü söyleyebiliriz. Biyopsi sonucu gelene kadar düşünmedim, kendime yasakladım. Sanki göz ardı edince hiçbir şey olmaz gibi geliyor değil mi arkadaşlar, öyle değil. Ben o gün, orada, o doktor tarafından göz ardı edilmediğim için, Malign Melanoma daha başlayamadan, 1. evresinin başlarındayken ve herhangi bir yere yayılma yapmamışken kurtuldum. Tabi bunla bitmiyor, benlerden herhangi birinde displazi öyküsü varsa, ölene kadar takipli hasta oluyorsunuz (ki benim durumumda, yüzlerce atipik ben sahibi iseniz 3 ayda bir) genellikle de 6 ay/ yılda bir yapılan muayeneleri aksatmamanız gerekiyor.

     Malign Melanoma öyle bir şey ki, belirtisi çok çok dikkatli kontrol etmediğiniz sürece gözden kaçabilir. Benlerin etrafında asimetri oluşmaya başlaması, kızarıklık, kaşıntı, kanama, o benim mutlak surette en kısa zamanda vücuttan çıkartılmasını gerektiriyor. Daha ilerleyen aşamalarında belirtilerde yakın bölgelerdeki lenflerde şişlik, yumru çıkması gibi belirtiler görülüyor ki, bu kanserin en korkutucu yanı bu, malign melanoma, ilk aşamada yakalanmazsa lenf kanserine ve yakın organ metastazlarına sebep oluyor, ve ne yazık ki kurtulma şansı çok daha az.

   Gençsiniz, size bir şey olmaz canıııım, biliyorum. MALİGN MELANOMA EN ÇOK GENÇLERDE ÖLÜME SEBEP OLAN BİR KANSER TÜRÜ! Bunu böyle büyük hafrlerle tekrar tekrar okuyun. 

        Korunmak için ne yapmalı? Öncelikle ilk adım koruyucu önlemlerle başlayalım: 

  ABC yöntemi: Haftada bir banyolardan sonra oturacaksınız, her bir yerinizdeki beni inceleyeceksiniz. Kendi benlerinizi en iyi siz tanırsınız, değişikliği en iyi siz fark edersiniz. Sırt gibi gölgelerde aile üyelerinden, yakın arkadaşlardan birini görevlendireceksiniz, hep o kontrol edecek benlerinizi. Değişiklik tespit ederseniz dooooğru dermatolojiye gideceksiniz. Ve evet, çok üzgünüm ama suratımda sivilce çıktı öhüüüüü diye dermatolojiye koşan bir takım insanlar yüzünden randevu almanız çok zor olacak ama azmedecek, o beni mutlaka en kısa zamanda göstereceksiniz. (Ben hastanenin önünde kendimi yakmakla tehdit ederek randevu bulmuştum bir keresinde eheh)

    Güneş Koruyucusu: Valla ister inanın, ister inanmayın o güneş koruyucular sadece denize giderken sürülmek için üretilmemiş. Benim bi doktorum var, yaz-kış farketmeksizin her sabah çırılçıplak soyunup vücudumun her yerine kremi sürdükten sonra giyinmem konusunda baya bir ısrarcı. Ha pratik mi, asla değil, kendisinin burayı okumadığını düşünerek itiraf ediyorum, sadece açıkta kalan yerlerime sürüp çıkıyorum güneş kremini. Zaten saat sabah 10.30-akşam 17:00 dışarı çıkmamak gibi bir kural geliştirdim kendime yaz aylarında, o saatler dışında da güneş koruyucusu sürerek önlem alıyorum. Yani güneş koruyucuyu sürdüm, artık saat öğlen 12:30 da malak gibi şezlonda yatarım güneşin altında diye düşünüyorsanız, unutun.

     Malign melanomaya, aile geçmişinde bu hastalığa yakalanmış ve çok sayıda ben sahibi insanların yakalanma sıklığı daha fazla, ama bunlar sizde yok ve hayatınızın bir döneminde ciddi bir güneş yanığına maruz kaldıysanız, gene riski kendi ellerinizle arttırmış oluyorsunuz. 

    Et benlerinizle oynamayın, koparmayın, kanatmamaya gayret edin, kanarsa mutlaka kontrol ettirin, tahriş olabilen yerlerinizde bulunan et benlerinizi cerrahi olarak vücudunuzdan çıkarttırın.

    Bunları okuyup da, amaaan amma geyik yapmışsın, hepimiz öleceğiz sonuçta demeyin, ben buraya malign melanomayla alakalı bir resim koymadıysam, bu olayı ajite etmeden, ciddiye alınmasını sağlamak içindir.

     Son olarak, burayı okuyan Malign Melanoma hastaları varsa, hastalığı bu şekilde anlattığım için çok üzgünüm, herkese acil şifalar dilemekle birlikte, amacım asla moral bozmak değildir, bir çok insanın ciddi risk altında olduğunu ancak konu hakkında hiçbir şey bilmediğini ya da önemsemediğini bildiğimden, olayın ciddiyetini biraz kafalara vurmak dışında bir niyetim yoktur.

     Yani ne yapıyoruz, kendimizi kontrol ediyoruz, güneş kremimizi sürüyoruz, güneşten köşe bucak kaçıyoruz, herhang bir şüphede mutlaka doktora gidiyoruz.

     Tek başıma gölgede otururken çok canım sıkılıyor, hadi gelin komün olalım :/





       

        


Read More




15 Haziran, 2019

İNTERNETTEN PARA KAZANMAK GERÇEKTEN MÜMKÜN MÜ? (YANDEX TOLOKA İNCELEMESİ)



  Uzun yılar boyunca, aile bütçesinde ek gelir olsun diye internetten para kazanma yöntemlerini araştırdım durdum.  İnternetten para kazanma yöntemlerinin başında, anket doldurma geliyor. Bir süre boyunca, surveyhead sitesinden anket yaparak bir miktar para kazandıktan sonra, tatmin edici meblağlar kazanamadığımdan dolayı, başka arayışlara girdim. bir çok sitede bahsi geçen "makale yazarak para kazanma, anket doldurarak para kazanma, blog yazarak para kazanma, sosyal medyadan para kazanma" gibi seçenekleri değerlendirdikten sonra, yandex toloka' yı keşfettim. Şimdi de sizlerle bunu paylaşmak istiyorum.
     Yandex Toloka, internet sayfalarını kontrol ederek, sınıflandırarak, gelen görevleri yaparak para kazandığınız bir platform. Günlük olarak size uygun görevler havuzdan sayfanıza yönlendiriliyor, eğer görevleri istenilen özende yaparsanız da, performansınıza göre dolar üzerinden para kazanıyorsunuz. Evet, işin güzelliği burada, ödeme dolar üzerinden hesabınıza aktarılıyor. Görevlerde sayfa başına ödenen en yüksek ücretli görev, şu anda 0.06 cent. bir sayfayı tamamlamak yaklaşık 2-3 dakikanızı alıyor, yani görev olması halinde, zamanınızı da ayırırsanız günlük 2-3 dolar kazanmanız işten bile değil. Doların TL karşısında kazandığı değer ile de, aylık hesaplandığında dişe dokunur ödemeler alabiliyorsunuz.

     Toloka' nın bir diğer güzel özelliği de şu ki; ödemeleri almak için alt sınır 1 dolar. Hesabınızı PAPARA (Pay-Pal türevi) ile ilişkilendirdiğiniz zaman, 1 dolarlık ödemenizi talep ediyorsunuz ve para PAPARA hesabınıza kısa süre içerisinde aktarılıyor. PAPARA' da hesabınıza parayı talep ederken 100 TL' ye kadar 1 TL lik kesinti yapılıyor, dolayısıyla 100 TL' ye kadar biriktirip banka hesabınızasonra aktarmanız daha mantıklı.

      "Toloka' dan görev gelmiyor" ise ciddi bir sorun. İlk başladığımda görevlerin azlığından dolayı bunu ciddi ciddi bırakmayı düşünmüşlüğüm olmasına rağmen, azimle eğitimleri tamamlayıp, gelen görevleri yapmayı öğrendikçe, aldığım görevlerin sayısının artmasıyla, kazandığım paranın stabil bir şekilde arttığını farketmem üzerine, şu anda internetten para kazanmak için kullanılabilecek en güzel platform olduğuna karar verdim. 

     Bunları yazmamın sebebi şu, eğer zamanınızın büyük çoğunluğunda bilgisayar başındaysanız, Toloka' ya bir şans verin derim. Eğitim görevlerini, talimatları dikkatli bir şekilde okuyup bitirdikten sonra, sayfayı ara sıra yenileyerek yeni görev gelip gelmediğine bakabilirsiniz. Konu hakkındaki sorularınızı yorum bölümüne yazarsanız, elimden gelen yardımı yapmaya çalışırım:)

     Eklediğim sayda görüntüleri, benim şahsi toloka hesabımdan alınmıştır. Kazandığım 183 doların yaklaşık bir yılda peyderpey kazanıldığını bilin, site mucize değil, ama durup duruken de kimsenin al bu 183 dolar senin olsun demeyeceğini aklınızdan çıkartmayın! Malum, her kuruşun kıymetli olduğu zor günlerden geçerken, birilerine faydam olacaksa ne mutlu bana!

     Siz de bana bir daydanız olsun isterseniz, kayıt linkini şuraya bir yere bırakayım diyorum :)
      https://toloka.yandex.com.tr/promo?referralCode=FWTALCA6




Read More




Return to top of page
Powered By Blogger | Design by Genesis Awesome | Blogger Template by Lord HTML